mağaraya dönüş
ben başarısız bir yazarım.
hayır aslında yazmak faydasız bir eylem.
daha doğrusu harfler, bu ifade edilmek uğruna özünden uzaklaşan şeylerin sembolleri.
çok yetersiz; anlatabilmek için. anlayabilmek için; var olanı tanımlayabilmek..
zarfı açmak için itmenin, titretmenin yeteceğini sen söyledin.
dokunuyorum, ayak bileklerimden tüm gücümle yükselerek uzanmaya çalışıyorum.
kendi gözlerimle hiç mucize görmedim. ama şimdi bunu bekliyorum. tüm gerçekliğiyle.
sana sorduğum hiç bir soruya, sorduğum yolu kullanarak cevap vermedin.
hep başka bilmeceler içinde, hep beklenmedik yerlerde buldum seni.
insan kaybettiğini mi bulur sadece?
kaybetmek için sahip olmak mı gerekir?
sahip olduğum şey benim midir?
benim olan, benden midir?
peki bu aitlik sahiplik ilişkisi, hep bir hiyerarşi içinde mi vuku bulmak zorunda ki?
eski zaman filozofları biraz şanslıymış.
bazen merak ederim, antik çağlardan bir tanesini tutup getirsek bugüne;
daha ilkokulda dersaneye yazdırsa annesi babasından gizli,
demokratik bir ülkede her sabah rejime bağlılık yemini ederek dersine başlasa,
fikirlerini, aşklarını, heveslerini, ruhunu unutması istense; büyük adam olabilmek için,
kendi hayallerinin yerine başkaları konsa, rüyalarını başkaları çizse, kendininkileri unutsa,
artık en büyük ideali bilmemne üniversitesini kazanmak, bilmemne şirketinde iş bulmak olsa.
yaşamak istediklerinin, öğrenmek istediklerinin, hissetmek istediklerinin, para etmeyeceği için işe yaramaz olduğu öğretilse.
koskocaman evrenin, küçücük bir gezegeninde, ufacık insanların oluşturduğu aciz bir düzen; 'hayat denen şey budur' diye yüzüne vurulsa,
gerisini merak etmemesi öğütlense.
herkesin birşeylerini feda ettiği, fakat kimsenin kazanmadığı bir zamanda fedakarlık ile bencillik arasında gidip gelse.
para etmeyen fedakarlıkların da boşa olduğunu görse.
şehrin kalabalığında, insanların ortasında, kaçacak mağarası yokken, kulaklarını tıkayarak, ancak, bir şeyleri düşünmeye fırsat bulabilse.
neler değişirdi acaba düşündüklerinde.
tarihin ortanca çocukları olmak, en kayıtsız sorumsuzluğu mu, yoksa en ağır sorumluluğu mu bırakıyor kucağımıza hediye olarak, emin değilim.
en sevmediğim yoldan yaklaştığında bile heyecanlanmıyor değilim.
olması gereken de bu zaten.
akşamdan kalma bir sabah uyanıp yüzümü yıkamaya gittiğimde birden yolumu kesip;
-evet işte aradığın cevap bu. o benim
diyecek değildin ya.
deseydin zaten inanmazdım.
çok nankörüm ben de değil mi?
hem tüm bilmecelerin çözülmesini istiyor, hem de bilmeceler hiç olmadan karşıma çıksaydın, sana bu denli hayran olmayacak olduğumu itiraf ediyorum.
çok mu sabırsızım?
çok mu erken çıktım mağaramdan?
kırıldım, gözden düştüm, gururum incindi. şimdi zerdüşt gibi geri dönüyorum.
körebe mi oynuyoruz yoksa farkında olmadan?
zaten karşımdaydın.
sonra gözlerimi kapadın.
hadi bul beni dedin.
hep olanlara bir anlam vermeye uğraşıyor, senin oralarda neler döndüğünü bilmek istiyorum.
ama her aklıma gelen ihtimalde, bu kadar basit olamaz diyorum. baksana bunu ben bile akıl edebiliyorum.
bilmediğim huzursuz, bildiğim tatminsiz yapıyor beni.
toplumların tarihsel evrimi, ne kadar çok benziyor insanın kendi iç evrimine.
her birimiz kendi içinde yaşıyoruz sanki tüm çağları birer birer.
karanlıkta doğuyor, aydınlandığımızı sanıyor, daha dibe batıyor, bu kez gerçekten aydınlandığımızı sanıyor, sonra gerçekten dibe batıyoruz.
insanlık nasıl şu ankinden sonraki çağı bilmiyorsa, ben de kendi içimdeki 'sıradaki' çağı bilmiyorum.
bazen "sanırım bize düşen sadece yaşamak." diye düşünüyorum.
insanlar ilk önce güneşe tapmış. sonra güneş gidip gökyüzü karardığında, yıldızlara eğilmiş başlar.
fakat gün tekrar doğunca, ne yapacaklarını şaşırmışlar. bir türlü karar verememişler hangisinin gerçekten tapmaya değer olduğuna.
ama bilmedikleri bir şey varmış.
güneş de, yıldızlar da, aslında hep oldukları yerdelermiş. hiç biri hiç bir yere kaybolmuyormuş.
sadece izleyenler, aynı anda yalnız birinin görülebildiği bir yerdelermiş.
ama kavga devam etmiş.
kimileri geceyi tutmuş, kimileri gündüzü.
melekler, şeytanlar, iyiler, kötüler, dinler, ve hepsinin kendileri yarattıkları küçük tanrıları doğmuş bu kargaşadan.
onlar da katılmışlar kendilerine en yakın gördükleri saflardan birine.
asırlardır yemişler birbirlerini, bitirememişler.
tabi illa ki kör, sağır ya da dilsiz olmak zorunda olmadığının farkında olanlar da olmuş arada.
'bir'ileri çıkmış, 'bir'ini anlatmış, 'bir' demiş başka bir şey dememiş.
'bir' kaşık suda boğmuşlar.
insanların tuhaf adetleri vardır.
önce birini aziz ilan eder, sonra öldürürler. öldürdükten sonra tekrar aziz ilan ederler.
önce sözlerine hayran olur, sonra yalanlar, sonra alıp yalanla karışık tekrar yazdıkları şeylere, tekrar hayran olurlar.
önce akıllı der, sonra delirtir, öldükten sonra da deha diye anarlar.
önce geleceğe koşar, sonra geçmişi özler, en son önlerine bakmayı öğrenirler.
yukarı ve aşağı. karanlık ve aydınlık. tanrısal ve şeytani.
sonsuz sayıda kendini tekrar eder insanların fikirlerinin çizdiği parabol.
döner dolaşır aynı yerlerden farklı giysilerle geçer, başka yerlerde olduklarını sanırlar.
ölenlerin yüzlerinde sırra kavuşmanın verdiği tarifsiz mona lisa gülümsemesi belirirken,
yaşayanlar ise limit eğrilerine benzerler.
hayatlarının çeşitli dönemlerinde sonsuza çok yaklaşır ama asla değemezler.
insan cevabı bekler hep,
tanrı soruyu.
fakat soru ile cevap da, gece ile gündüz gibidir.
bulundukları tek ihtimalli yerden bakanlar, yalnızca birini görebilirler.
diğerini görmek için, birinin yok olmasını beklerler.
soru varsa cevap yoktur, cevap varsa soru yoktur sanırlar.
bakmaktan başka hiç bir çaba gerektirmemesine rağmen, pek azlarının görebildiği 'bir' şey vardır ki;
karşı karşıya olduğumuz bu sistem, sınırlı algoritmaların dışına çıkamayan bir bilgisayar programı değildir.
bazen sorular cevapların içindedir, bazen cevaplar soruların.
o halde yukarıdaki önermede sorularla cevapları eşitleyebiliriz. denklemimiz böylece biraz sadeleşir:
insan tanrıyı bekler, tanrı insanı.
en sade hali bu mudur?
değildir.
hala iki terimin de yerine kullanabileceğimiz ortak 'bir' değişkenimiz var.
ama henüz başarısız bir yazarım. matematiğim de pek iyi değil.
harflerden, sayılardan, sembollerden daha fazlası gerekli bunun için.
o yüzden yazmak faydasız bir eylem, en azından şu an için.
belki, mağaradan çıktıktan sonra..
ibrahim elbeyli
kasım 2008, new york
diploit.net ve diploit kişisi 2009 itibariyle görevini tamamladı. bu site alan adı süresi dolunca kapanacak.
ben ise şu an mağarada evrim geçirmekle meşgulüm. uzaya fırlatılmaya hazır olunca dönücem.
iletişim için facebook'u kullanabilirsiniz. email hesaplarım falan da siteyle birlikte kapanmış olacak çünkü.
yeni bir hikayede görüşmek üzere.
jesus licks you. moses wondering what will he do with israel. i'm gonna say hi to mohammad for you.